
Bale...
Hayatta yapmak istediğim tek şeydi. Çok küçük yaşta o sahneye çıkmayı başardım; ancak gerisini getiremedim. Hala içimde kalan uktedir. Belki de o yüzden nerede baleyle ilgili bir şeyler görsem gözlerim hafif sulu izlerim ya da tam tersi kaçarım. Nedeni bilmiyorum; ama bazen izleyip de "keşke" demektense ignore etmeyi tercih ediyorum. Savunma mekanizması işte...
Ancak bu sefer kaçışım yoktu! Oturup bu filmi izleyecektim. Bir yanda Darren Aronofsky diğer tarafta Natalie Portman olunca işler tamamen değişti haliyle. "Black Swan"ın o mükemmeliği arayan, mükemmeliyete yaklaştıkça içten içe kopuşların, değişimlerin baş gösterdiği havası öylesine içine çekti ki jenerik akmaya başlayıp bittikten sonra bile filmin etkisinden çıkamadım. Belki de o yüzden film üzerine yazmam bu kadar uzun sürdü.
Konuydu, oyunculuklardı gibi detaylara girmeyeceğim; çünkü bu film izlendikten sonra bahsedilecek tek şey -tabii bana göre- hissedilen o duygu. Emin olun siz de Nina ile o hissi yakalamanın peşinde koşacaksınız. O "mükemmel olma" duygusunu çok içinizde hissedeceksiniz. Mükemmel olmaya, hatasız olmaya, kusursuz olmaya çalışırken bir yandan yaptığınız vazgeçişler bir bir gözünüzün önünden geçecek. Lily'nin umarsızlığı ancak bir o kadar başa oynayışı karşısında sinirden yerinizde duramayacaksınız. Yeri gelecek Nina'ya kızacaksınız; yeri gelecek üzüleceksiniz. O kendini "mükemmel" olmak için öldüreseyi zorlarken sinirden tırnaklarınızı yiyeceksiniz. Gerçek ile sanrılar arasında gidip geleceksiniz; hatta her şeyi birbirine karıştıracaksınız. Ama sonunda Nina ile birlikte siz de hissedeceksiniz.
Her filminde insanı farklı bir noktasından ele alıp ters yüz eden Darren Aronofsky, "Black Swan" yine yapacağını yapmış. Natalie Portman'ın hayat verdiği kırılgan, zarif Nina'nın beyaz kuğudan siyah kuğuya dönüşümü övgülerin yetersiz kalacağı bir baş yapıt olmuş.

















